Hayattaki seçimler, sosyal yaşama uygunluk veya uygunsuzluk, kişilik, karakterin gelişmesindeki detaylar, kendini var etme çabası ya da uygun terimle sırtında taşıdığın tecrübe küfesi, her zaman aslında alnındadır.

azrail
Bir Feramuz Güvenlik Macerası / Alfa Yayınları
Çuvalı kafama geçirirken bundan sonra bir müddet gidişatla uyum içinde olmaya karar verdim. Konsantrasyonumu nefes alıp verişim üzerinde yoğunlaştırdım. Hiçbir şey düşünememek en iyisiydi. Güneşin denize gömülerek batışına hiç şahit olmadan, tahmini kelimelerle ifade etme olasılığı nasıl anlamsız bir çabaysa, mücadeleye yeltenip kurşunu enseme yemek de o kadar anlamsız olacaktı. Olaylar zincirine kendimi teslim edecektim. Kim bilir, belki de arayışım sona erecekti ve Carla'yı bulabileceğim yere götüreceklerdi beni. Kendime yalnız nefes alıp verme fonksiyonumu bıraktım, düşüncelerimi uzaklaştırdım. Sessizleştim.
Canın mı acıyacak? Evet belki. Ama ensendeki baskının, belindeki tazyikin ne önemi var. Başar be evladım. Bu kadar gerilim içinde olman saçma değil mi? Buraya Carla'yı bulmaya gelmedin mi? Peki sana kim rahat rahat, elinle koymuşsun gibi kızı bulacağını vaat etti? Kıvranmadan, acı çekmeden savaş mı var? Kim sana her attığın adımda önündeki bütün engellerin eriyip yok olacağına dair söz verdi? Hiç kimse. Sen hiç kimsenin geçmediği yollardan bile olsa geçip Carla'yı kurtarmak üzere tek başına hareket etmedin mi? Ettin. Yat yattığın yerde o zaman. En büyük aptallık şu anda beynine kurşun yemek.
Salvatore'nin dedesi görmüş geçirmiş bir adamdı. Bir seferinde bu bakış için şöyle demişti torununa: "Öbür tarafa geçip dönmüş insanların gözleri aynı şeyi yansıtır yavrum. Geçişi yapmış olanların gözleri aynı bakar." Horoz gibi... Salvatore kendine bakan tuhaf yeşil gözlerde horozunun gözlerini gördü. Dövüşürken ya da dövüşten sonra kanlar içinde kaldığında, horozun gözlerinde büyük bir umursamazlık olurdu. Aynı bu adam gibi… Adamın gözleri sanki dış dünyaya bakmıyordu. İçeride, görünmeyen, olmayan bir şeyi izliyordu. Sanki hiçliğe bakıyordu. Adamın bakışında umursamaz, iflah olmaz, boyun eğmez, soğuk bir sınırsızlık vardı. Dövüş horozu gibi… Sınırsız cesaret. Arkasında bir prensip, bir kanun, bir emir, bir görev yatmayan pür cesaret. Sonunda hep kahramanca bir şey yapmakla alâkalı bir cesaret değil. Ama o bakışı taşıyanın değeri hakkında bazı sırları aydınlatabilen, tarifi zor bir şey.
Peki kim? Kim değil, kimler! Carla, aldığı ilk solukta birden fazla kişi tarafından gözetlendiğinin bilincine vardı. Canova Caffe'ye girmekten vazgeçti. Sarmaşık gibi dört yana yaydı hislerinin vantuzlu pergellerini. Kirpiklerini bile kımıldatmadan, öylece gözleri kapalı, yolda durdu. Nazar boncuğu gibi mavi bakışlar... Çatık kaşlar... Erkek. Kuvvetli. Emir komuta onda. Şef... Evet, ilk duyum ulaşmıştı. Sonra, ince bir figür... İnceden ince. Kadın... Hasta! Bir kadın, kendini süzüyordu. Ama nerede acaba? Kıskançlık hissetti o bakışlarda. Ve de öfke. Sokakta bir yerlerde, kadının teki onu inceleyip gittikçe hiddetleniyordu. Carla'ya yöneltilmiş yakıcı bir kızgınlık. Nerede?
O bağırdıkça, insanlar durup yön değiştirmeye ya da gerisin geriye dönüp kaçmaya başladılar. Sabahtan beri beyninde gördüğü dört kişi etrafını çevirmişti. Başka kimse kalmamıştı koridorda. Uzaktan seyredenler de bir bela olduğunun bilincinde teker teker kayboluyordu. Carla ortada durdu. 'Sinan,' diye düşündü. 'Üzgünüm Sinan. İkimizin de yaşamımızda çatışmalar kaybolmayacak.' Ama kolay olmamalıydı bu kadar. Bu alçaklara kolay teslim olmayacaktı. "Düşünme" derdi Sinan. "Aklını unut. Düşünmeyeceksin. Bilincini koru, farkındalığını kaybetme ama belli bir noktaya da odaklanma. Bırak vücudun karar versin ne yapacağına. Kolların, bacakların seni korumak için gerekeni yapacaktır." O bir savaşçıydı. Carla ise savaşçının kadını.
Bizim oralarda ustalığın mükemmellikle alâkası yoktur. Bu sadece yolculukla ilgilidir... Sebatla. Defalarca denemeye, yanılmaya, her düştüğünde baştan kalkmaya hazır olan ruh durumuyla, ustalık sürecinde bir yerlere ilerlersin. O yere asla varamayabilirsin. Bozulan her türlü saati tamir edenler ustadır, hastalıkları iyileştirenler ya da tüm anneler ustadır. Bütün evin tozunu pisini temizleyip, camları parlatıp pırıl pırıl ederken aynı anda akşama lezzetli yemekleri yakmadan, dibini tutturmadan pişirmeyi başaran anneler. Sonra mimarlar... Binaları, köprüleri inşa edenler. Uzay yolculuklarını planlayanlar ustadır. Kumaşı verdiğinde her seferinde sana cuk oturan elbiseyi dikenler... Örnekler çok. Onlar usta. Biz sadece yolun yolcusuyuz. Savaş sanatlarında ustalık bıkmadan talebeliği kabul edip, kibarca yenmeyi bilmek ve aynı zamanda kibarca yenilmeyi de bilmektir.
Diğer Romanları
© 2007 Hakan Karahan, Dünya Müzik